Bir kafeye giriyorsun. Üç kişi telefonlarına gömülmüş durumda, biri mobilde PUBG oynuyor, biri Candy Crush’ta takılı kalmış, diğeri de Clash Royale’de kaybettiği maçın intikamını almaya çalışıyor. Masadan biri kafasını kaldırıyor ve diyor ki: “Ben gamer değilim ya öylesine oynuyorum.” Öteki ise ciddi ciddi ekliyor: “Gamer olmak için öyle gerçek oyun oynaman lazım.” O an kafanda bir ses çınlıyor: “Peki, nedir bu ‘gamer’ dediğimiz şey? Kimdir gerçekten? Kim değildir?”
Gamer olmak, bir dönem kimlik gibiydi. Adeta bir rozet. 90’larda PlayStation 1 kasetleri sırt çantasında taşınırdı; “bu oyunu bitirdin mi?” sorusu bir saygı göstergesiydi. Half-Life’ı bilenle bilmeyen arasında derin bir sosyal çizgi vardı. “Command & Conquer mı? Red Alert mi?” diye bölünürdü insanlar. O zamanlar oyun bir tutkuydu ve oyunculuk, saatlerce ekran başında kalabilmenin bir erdem olduğu dönemdi.
Ama sonra işler değişti. Çok değişti. Oyunlar yaygınlaştı, erişilebilir oldu, biçim değiştirdi. Oyun oynamak artık sadece bir hobinin değil, bir yaşam biçiminin, bir kültürün, hatta bir ekonominin parçası hâline geldi. Mobil cihazlar çıktı, internet yaygınlaştı, dijital platformlar sınırları ortadan kaldırdı. Ve böylece oyunculuk da evrim geçirdi. Ama bazıları bu değişimi kabul etmek istemedi.
Bugün hâlâ “gamer kimdir?” sorusu sorulduğunda kafası karışan, içten içe o tanımın bir tür asalet olduğunu düşünen, hatta bu unvanı başkalarına çok kolay vermek istemeyen bir kitle var. Hâlbuki bu unvan kimseye ait değil. Çünkü gamer olmak, belli başlı oyunları oynamakla, belirli sayıda saat ekran başında kalmakla, bilmem kaç oyunu bitirmekle ya da kaç yıldır oynadığını belgelemekle ilgili değil. Gamer olmak; oyunla kurduğun ilişkiyle ilgili. Oyunla olan o kişisel bağınla, eğlenme biçiminle, anlam yaratma çabanla ilgili.
Bir insan yalnızca SimCity oynuyor olabilir. Ya da sadece Minecraft. Belki hiçbir zaman bir boss savaşı yaşamamıştır, ama saatlerini kendi dünyasını inşa etmeye adamıştır. Ya da sadece hikâyeli oyunlar oynuyordur. Hiçbir online maça girmemiştir. Bu onu daha az oyuncu mı yapar? Peki ya sadece mobil oyun oynayan biri? Otobüste, molada, yatmadan önce. Sadece Candy Crush’ta 1300. seviyede olan biri? Neden gamer sayılmasın?
Bu soruların cevabı, aslında oyun camiasının içindeki tuhaf bir kast sistemine işaret ediyor. Kimin “gerçek oyuncu” olduğuna karar verme yetkisini kendisinde gören bir grup insan, oyunu sadece kendi oynama biçimiyle tanımlıyor. Onlara göre, gamer demek “Steam’de 2000 saat sayacı görmek”, “elden ring’i platinlemek”, “Call of Duty’de killstreak rekoru kırmak”. Oysa bu, oyunun doğasına aykırı. Oyun dediğimiz şeyin özünde çeşitlilik var, kişisellik var, deneyim var.
Herkesin oyunu oynama biçimi farklıdır. Kimisi keşfetmeyi sever, kimisi yarışmayı. Kimisi stratejide saatler geçirir, kimisi hikâyede kaybolur. Oyunculuğun güzelliği de buradan gelir. Birilerinin keyifle oynadığı bir oyun, başka birini hiç cezbetmeyebilir. Ama ikisi de gamer’dır. Çünkü oyunla bir bağ kurmuşlardır. Çünkü o deneyimi yaşamışlardır.
Gamer tanımı ne kadar genişlerse, oyun dünyası o kadar zenginleşir. Her yeni oyuncu, her yeni oyunculuk biçimi, bu kültürü daha büyük bir evrene taşır. Yine de bazıları bu genişlemeyi tehdit olarak görüyor. Gamer tanımının sulandığını, herkesin bu etiketi kolayca almasının oyunculuğun değerini düşürdüğünü iddia ediyorlar. Ama bu elitist bakış açısı, oyun dünyasının doğasına ve büyüme hızına aykırı.
Çünkü oyun artık sadece bir hobi değil. Kültürel bir ifade biçimi. Sosyal bir araç. Psikolojik bir sığınak. Politik bir anlatım. Eğitsel bir yöntem. Yani oyun, hayatın kendisi kadar çeşitli. Ve bu çeşitlilik içinde herkese yer var. Oyunculuk, bir kimlik savaşına dönüştürülecek bir şey değil.
Üstelik oyunculuk artık yaşla, cinsiyetle, ekonomik durumla da sınırlı değil. 70 yaşındaki bir dedenin torunuyla Nintendo Switch oynadığı, emekli bir öğretmenin Stardew Valley’de sanal bir köy kurduğu, 10 yaşındaki bir çocuğun Minecraft’ta dev yapılar inşa ettiği bir çağdayız. Bu kadar kapsayıcı bir yapının içinde hâlâ “sen gerçek oyuncu değilsin” demek, sadece küçük düşürücü değil, aynı zamanda komik.
Belki de artık “gamer” gibi kavramlara o kadar da ihtiyacımız yoktur. Nasıl ki artık kimse kendine “film izleyici” ya da “kitap okuyucu” demiyor ama izliyor ve okuyor, belki oyun da artık bu kadar sıradanlaşmıştır. Belki artık herkes bir şekilde oyuncudur ve bu yüzden kimsenin gamer olup olmadığına kafa yormak gereksizdir.
Yine de bu kavram hâlâ kullanılıyorsa, hâlâ bazıları için bir aidiyet ifade ediyorsa, o zaman bu aidiyetin kapsayıcı olması gerekir. Dışlayıcı değil, birleştirici. Öğreten, paylaşan, empati kuran bir kültür. “Sen benim gibi oynamıyorsun, o zaman oyuncu değilsin” yerine “Sen de başka bir şekilde eğleniyorsun, ne güzel” diyebilen bir zihin yapısı.
Çünkü sonunda hepimiz aynı şeyi arıyoruz: Eğlence. Kaçış. Bağlantı. Oyun oynamak, kimliğimizin bir parçası olabilir. Ama bu kimliği başkalarına vermek ya da onlardan almak bizim haddimize değil. Herkesin oyunu kendine. Ve bu oyunun içinde hepimize yer var.
O yüzden biri size bir gün şöyle derse: “Sen gamer değilsin ki…”
Kibarca gülümseyin. Oyununuzu oynamaya devam edin. Çünkü siz nasıl eğleniyorsanız, işte tam da öyle bir oyuncusunuz.