Silahların gümbür gümbür sustuğu anda bile yankılanan bir öfke, bastırılamayan bir isyan ve bitmeyen bir hesaplaşma var bu oyunda. Bu bir FPS oyunu ama aynı zamanda kişisel bir cehennemin sahnesi.
1961 yılındayız. Naziler, Amerika Birleşik Devletleri’ni ele geçirmiş. Tüm kültürel dokuyu, halkın dilini, ruhunu silmeye çalışıyorlar. Ve sen, B.J. Blazkowicz, bu sistemin içinde direnmeye çalışan yorgun bir savaşçısın. İlk oyunda yaşananlardan sonra fiziksel olarak tükenmiş, zihinsel olarak parçalanmış bir karakterin yerine geçiyoruz. Blazkowicz bu defa sadece Nazileri değil, geçmişin yükünü, çocukluğunun travmalarını, kendi ölümlülüğünü ve hatta içindeki umutsuzluğu da hedef alıyor. Hikâyede, geçmişe dönüşlerle çizilen ailevi şiddet ve annesiyle olan ilişkisi, şaşırtıcı derecede kişisel bir anlatım yaratıyor. İşte The New Colossus, alışık olduğumuz savaşçı kahraman mitini kırıyor; onun yerine yaralı, kırılgan ama direnmekten vazgeçmeyen bir figürü merkeze alıyor.
Hikâye tek başına bir oyun taşıyabilir mi? Evet, burada kesinlikle taşıyor. Ancak bunun üzerine yerleştirilmiş aksiyon, öyle sıradan bir FPS çatışması değil. Oyunun çatışma mekanikleri oldukça rafine. Silah hissiyatı, vurduğun anda verdiği tepki, çift silahla ilerlemenin verdiği yıkıcı güç ve çevreyle olan etkileşim oldukça tatmin edici. Ancak bu çatışma sisteminin içerisinde bile bir melankoli var. Düşmanların son nefesleriyle yere yığıldığı anlarda bile Blazkowicz’in iç sesi, bu zaferin geçici ve pahalıya mal olduğunu hatırlatıyor.
Oyun, klasik FPS yapısını korurken bir yandan da özgürlük sunuyor. İster gizli gizli ilerle, ister ortalığı yangın yerine çevir; her iki durumda da seni farklı sonuçlar ve hislerle baş başa bırakıyor. Fakat burada küçük ama etkili bir sorun var: gizlilik oynanışı tam anlamıyla işlemiyor. Yapay zekânın tutarsız davranışları, bazı düşmanların seni anlamsız mesafelerden fark etmesi ya da bazen tamamen kör olması, bu oynanış biçimini çoğu zaman cezalandırıyor. Bu nedenle çoğu oyuncu aksiyona mecbur bırakılıyor ki, bu kötü değil ama çeşitliliği sınırlandırıyor.
Haritalar çeşitli, tasarımlar etkileyici. Nazilerin nükleer yıkıma uğrattığı Manhattan’dan, direnişin siper kurduğu New Orleans’a kadar pek çok bölge, alternatif tarih kurgusunun detaylı çalışıldığını gösteriyor. Art deco estetiğiyle Nazi mimarisini harmanlayan yapılar, 60’ların Amerika’sının propagandaya boğulmuş hâli, tren istasyonlarında duyduğun propaganda anonsları… tüm bunlar seni bir oyun dünyasına değil, yaşayan bir distopyaya sokuyor. Bu noktada MachineGames’in dünya tasarımı konusundaki başarısı göz ardı edilemez.
Frau Engel ise başlı başına bir inceleme konusu olacak kadar başarılı bir antagonist. Karikatürize olmadan tüyler ürpertici olabilmeyi başarıyor. Onun sadistliği, sahnelerdeki gerilimi artırmakla kalmıyor, onunla her karşılaşma, oyuncuda “şimdi ne yapacak?” korkusunu da yaratıyor. Özellikle hikâyenin tam ortasında yer alan, oyuncunun ağzını açık bırakan bir kırılma anı var ki, bu sahne FPS türündeki en cesur anlatı anlarından biri olarak hafızalara kazınmalı. Bahsetmemek için çabalıyorum ama orada olup biten, hikâyeye sadece hız değil, yön de veriyor. Ve evet, bu bir oyun ama kendine has bir sinema dili de var.
Oyunun teknik yönlerine geldiğimizde ise işler biraz inişli çıkışlı. Grafikler genel olarak tatmin edici. Işıklandırma ve modellemeler başarılı ama bazı anlarda, özellikle kapalı alanlarda, doku kalitesi düşüyor. Konsol sürümlerinde zaman zaman kare hızı düşüşleri ve çözünürlük sorunları yaşanabiliyor. Ses tasarımı oldukça başarılı; silah seslerinden çevre detaylarına kadar atmosferi tamamlayan güçlü bir ses kurgusu var. Fakat müzikler her zaman öne çıkamıyor. Bazı sahnelerde müzik arka planda kaybolurken, bazıları da dramatik etkiyi artırmakta yetersiz kalıyor.
Oyunun en dikkat çekici yanlarından biri politik anlatımı. Nazizm karşıtı tavrı doğrudan, filtresiz ve net. Bu, kimi oyuncular için fazla “ideolojik” gelebilir. Ancak Wolfenstein serisi zaten politik bir seridir. İlk oyundan bu yana tarihsel gerçeklikleri çarpıtarak sorgulatan bir yapısı var. The New Colossus da bunu çok daha derinleştirerek yapıyor. Sisteme, baskıya, geçmişe, babaya, devlete karşı bir başkaldırının oyun hâli bu. Cesur bir anlatım diliyle, kendi kimliğini ortaya koyuyor.
Ama her şeyin ötesinde, bu oyun Blazkowicz’in içsel yolculuğu. Bir direnişin lideri olmakla, bir insan olmanın kırılganlığı arasındaki savaşı anlatıyor. Bu kadar yoğun bir anlatının içinde hâlâ kısık sesle “savaşın ortasında bile umut var” diyor. Bu yüzden Wolfenstein II, oynanıp geçilecek bir aksiyon oyunu değil; yaşanması gereken bir tecrübe.





