DeadToast Entertainment’ın geliştirdiği ve Devolver Digital’in yayınladığı bu bağımsız yapım, ilk bakışta göze küçük, hafif, absürt bir oyun gibi gelse de; içine girdiğinizde, adrenalin dolu hareket mekanikleriyle, garip ama çekici hikâyesiyle ve oyuncuya sunduğu yaratıcı özgürlükle zihninize kazınıyor.
Oyunun merkezinde, konuşan bir muz var. Evet, Pedro isimli, size rehberlik eden, zaman zaman hayatın anlamına dair cümleler kuran ve genel olarak varoluşçu bir tavır takınan bir muz. Bu absürtlüğün içinde siz, ismi olmayan bir karakteri kontrol ediyorsunuz ve neden olduğunu pek bilmeden bir cinayet zincirinin ortasına düşüyorsunuz. Pedro size kimin öldürülmesi gerektiğini söylüyor, siz de bunu inanılmaz stilize bir şekilde yapıyorsunuz. Duvardan sekerek, yavaş çekime geçerek, havada döne döne ateş ederek…
My Friend Pedro, oynanışıyla tam anlamıyla bir “stil oyunu”. Amacınız sadece hedefleri vurmak değil; bunu en havalı, en yaratıcı, en estetik şekilde yapmak. Çünkü bu oyunun özü, stil puanı üzerine kurulu. Tıpkı Devil May Cry serisinde olduğu gibi, ne kadar “şık” oynarsanız o kadar yüksek puan alıyorsunuz. Ancak burada işler çok daha akıcı, çok daha doğrudan.
Oyunun oynanışı, 2D platform mekaniklerinin üzerine twin-stick shooter dinamiklerini ve bullet-time (yavaş çekim) sistemini ekleyerek benzersiz bir karışım sunuyor. Farenizle hedef alırken karakterinizi klavye ile yönlendirebiliyor, gerektiğinde slow-motion’a geçerek havada çift tabancayla iki ayrı düşmana kurşun yağdırabiliyorsunuz. Duvarlardan sekme, zıplama, ipten sarkma, patlayıcıları düşmanlara fırlatma gibi detaylar ise aksiyonu sürekli canlı tutuyor.
Bu noktada oyunun size verdiği özgürlük çok değerli. Bazı bölümleri silah gücüyle, doğrudan saldırarak geçebilirsiniz. Ama isterseniz çevresel etkileşimleri kullanarak düşmanları tuzaklarla ortadan kaldırabilir, kimi zaman hiç ateş bile etmeden ilerleyebilirsiniz. Her şey sizin tarzınıza kalmış. Ve oyunun en keyifli yanı da bu: aynı bölümü defalarca oynayabilir, her seferinde yeni bir yol, yeni bir stil keşfedebilirsiniz.
My Friend Pedro’nun görsel tarzı da oynanışı kadar sade ama etkili. Arka planlar genelde karanlık tonlarda, ama kontrast yaratacak şekilde düşmanlar ve karakteriniz daha belirgin hale getirilmiş. Her şey minimal ama işlevsel. Grafiksel olarak AAA kalitesinde değil elbette, ama zaten böyle bir iddiası da yok. Görsellik daha çok stilize bir çizgi roman havası taşıyor. Özellikle slow-motion’a geçtiğinizde kurşunların dansını izlemek ayrı bir zevk. Oyun boyunca birçok kez kendinizi, sadece bir sahnenin ne kadar estetik göründüğünü izlerken buluyorsunuz.
Müzikler ise tam anlamıyla tempoyu belirliyor. Aksiyon başladığında yüksek tempolu elektronik parçalar devreye giriyor ve oynanışı ritmik bir hale getiriyor. Bir anlamda, oyunun temposunu sadece kontroller değil, müzikler de yönlendiriyor. Sizi sürekli tetikte tutan, içinizde bir “hareket et!” dürtüsü oluşturan bir soundtrack var burada. Özellikle kulaklıkla oynandığında bu deneyim çok daha yoğun bir hâl alıyor.
Hikâye cephesine geldiğimizde ise işler biraz daha soyutlaşıyor. Ana karakterimiz sessiz ve neredeyse tamamen Pedro’nun yönlendirmeleriyle hareket ediyor. Pedro’nun söyledikleri, bir noktada karakterimizin zihinsel sağlığıyla ilgili ipuçları vermeye başlıyor. Acaba Pedro gerçekten var mı? Yoksa bu bir zihinsel çöküşün dışavurumu mu? Oyun bu soruyu açıkça yanıtlamıyor ama satır aralarına yerleştirdiği detaylarla sizi düşünmeye teşvik ediyor. Gerçekle hayalin iç içe geçtiği bu hikâye, kısa ama etkileyici.
Bölüm tasarımları oldukça çeşitli. İlk bölümler klasik şehir sokaklarında geçerken, ilerleyen bölümlerde mezbahalar, bilgisayar sunucu odaları, hatta gerçeküstü zihin dünyalarıyla karşılaşıyoruz. Oynanış mekaniği her zaman aynı kalsa da bu çeşitlilik sayesinde tekrar hissi pek oluşmuyor. Yine de, bazı oyuncular için oyunun ikinci yarısı biraz fazla deneysel olabilir. Çünkü Pedro’nun zihinsel dünyasına girdikçe bölümler daha soyut, daha bulmaca temelli hale geliyor. Bu da aksiyon temposunu zaman zaman yavaşlatıyor.
Oyunun en güçlü yanlarından biri ise süresi. Yaklaşık 3-4 saat süren bir deneyim sunuyor ve bu süre boyunca ne kendini tekrar ediyor ne de gereksiz yere uzatılıyor. Bazı oyuncular bu sürenin kısa olduğunu düşünebilir ama My Friend Pedro gibi tempolu bir oyunda, bu yoğunluk uzun sürseydi muhtemelen yorucu hale gelebilirdi. Kısa ama tok bir deneyim sunması, oyunun temposuna ve stiline uygun düşüyor.
Tekrar oynanabilirlik konusuna geldiğimizde ise işler değişiyor. Her bölüm sonunda aldığınız stil puanı ve seviye derecelendirmesi, oyuncuyu tekrar tekrar oynamaya teşvik ediyor. Ayrıca Steam versiyonunda başarımlar ve zorluk seviyeleriyle gelen ekstra mücadeleler de mevcut. Oyunu “en stil sahibi” şekilde oynamak neredeyse başlı başına bir hedefe dönüşüyor. Kimi zaman sadece tek bir bölümü, en iyi skoru almak için saatlerce oynayabiliyorsunuz.
Oyun boyunca kullanılan mizah anlayışı da oldukça kendine özgü. Pedro’nun verdiği komutlar, arada ettiği felsefi laflar ve genel olarak yaşanan olayların absürtlüğü, kara mizah tonunda bir anlatı yaratıyor. Bu mizah herkesin damak zevkine uymayabilir elbette, ama bir kere alışınca oldukça eğlenceli hale geliyor. Özellikle bazı bölümlerde Pedro’nun absürt yorumlarıyla gerçeklikten tamamen kopuyorsunuz ve bu da oyunun ne kadar özgün olduğunu bir kez daha gösteriyor.
Bütün bunları toparladığımızda My Friend Pedro, hem bağımsız oyunlar arasında kendine özel bir yer ediniyor, hem de aksiyon türüne küçük ama yaratıcı bir katkı sunuyor. Kısa süresi, çılgın oynanışı, akıcı kontrolleri ve benzersiz tarzıyla, “oynamak için oyun” arayan herkesin göz atması gereken bir deneyim.






